26 Kasım 2011 Cumartesi

mecburi ilişkiler

iki ilişkiler korkunç derecede sıkıcı geçiyordu. İnsanlar alışkanlıklarını yaşıyor ya da yaşamak için alışkanlıklar edinmek istiyorlardı. Bir kadına ya da erkeğe alışmış olmak, ilişkiyi devam ettirme mecburiyeti kazandırıyordu insanlarda. Bu tüm zamanların en ahmakça varoluş sebebiydi. Cİnsellik ve aşk ne denli iyi olursa olsun bir gün herşey biter. Ve birlikteyken edindiğiniz tecrübeler bir sonraki tecrübenizde işinize yarar, ama duygusuz ve heycansız, alışkanlıklarını sürdüren insanlar hiçbizaman gerekçek bir ilişki içinde bulunmazlar. Kendilerine güvensizliklerinden oluşturdukları birlikteliğin ürünü olarak yaşarlar. Henüz 20 yaşında, birbirlerinin hayatlarına karışmış, özgürlüklüğünün, yediğinin içtiğinin, kimlerle görüştüğünün, uyuduğunun hesabını vermek zorunda olan insanlarla dolu her yer. Bunlar ahmakça tamam, birde hayatlarını her alanda birliştiren sanki tek bir insanmış gibi yaşamaya kalkışan komik türler var. Farklı yarıklardan çıkmış ama özel hayatlarını birleştirmiş birinin adı diğerinin soyadıymış gibi takılan çiftler. o yalnızlığın verdiği sıkıntıyı bir başkasıyla geçirirken kafası karışıp işi abartan, sanal alemde de birlikteliklerini tek pencereden duyuran 2 ay sonra ayrıldıklarında profil sayfasını paylaşamayan, komedi malzemesi çiftler. bir süre sonra başka biriyle sevişmicekmiş gibi davranmaya daha ne kadar devam edicekler. Ayrıldıkları zaman kendilerine aynada bir ahmağa bakar gibi bakmanın nedenini nerde arıcaklar.

9 Kasım 2011 Çarşamba

- 14 -

Kadınların erkeği çiğneyip tükürmek gibi kendilerine özgü bir tarzı var. Erkek başına gelenleri anlamaya calışırken onlar sürdürürler yaptıklarını yapmayı. Seni ilk tanıdıklarında hayallerini süsleyen şövalyesin; 3 ay sonra tesisati tıkayan kocaman bir b.k parçasına dönersin. Bir de arkadaşları, ne yapılması ve nasıl yapılması gerektiğine dair fikirleri var, insanın duygularını ve ruhunu yiyip bitirir. 29 günlük bir ayda 31 gün süren aybaşlarını da unutma. Koluna bir dilber takmış adama acıma duygusu hissetmeden baktığımı hatırlamıyorum.

6 Kasım 2011 Pazar

dolma parmaklı

Sadece bakıyordum ekrana, yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Etrafıma bakıyordum bir kaç saniye, gözlerimin bulanık görmesini engellemek için. Kahvemden içmek için bile vazgeçmiyordum ekrandan. Bi süre böyle devam etti... Bazılarımız yaşamıyordu cidden. Yaşamak için çaba sarfetmiyordu. Kendilerinde o enerjiyi bulamadıklarından ya da hayatlarını sürdürebilmek için katlanmak zorunda oldukları şeylerin kalabalıklığından. Yemek yeyip, uyuyup, çalışıp ve tekrar yemek yiyen insanlardı çoğumuz. Arada düzüşüp kendileri gibi olanların sayısını artırmayı unutmuyorlardı. Ben bunların hepsini unutup ekrana bakıyordum. Canlı hayal ediyordum mesela. Esintiyi teninde görmek istiyordum. Dudaklarının kuruduğunu sert rüzgardan.. Kalktım sonra biraz yürüdüm. Yokuş iniyordum denize doğru. İnsanları duymamak için müzik dinlerdim genelde sokakta; kulaklığı taktım ve fotoğrafı hayalimde, kulağımın içine fısıldadığını duymaya çalıştım. Konuştu, hemde uzun süre... -Bazı insanları acı büyütüyordu, Acının rengi tadı önemli değil, acı işte. Yaşamayı öğrenmenin en kolay yoluydu acı çekmek ve mutlu olmak. İnsanlar mutlu olmayı bilmiyorlardı ve acı daha kolaydı. Ben mutluydum, babam, arkadaşlarım, rakım, kitaplarım, yatağım, annemin sıcak kucağı. Acıya yeterince toktum.. Kulaklığı çıkardım ve yürümeye devam ettim. Rüzgar sertti gerçektende. Ekrandaki fotoğrafı koydum denizin üstüne ve ışıltılı bakışlarının üzerine bıraktım kendimi. Sıcacık bir hisle uyandım. Kafamı kaldırdım ve ekranda o fotoğraf. Bugün bayram dedim kendi kendime. Bir bira açtım ve yatağıma geçtim. Bu kadar güzel değildi dedim hayat. En azından bu çevrede bu kadar güzel bir şey yoktu. Balkona çıkıp devam ettim birama. İnsanlar üzerlerine pahalı giysiler giymişlerdi. Yada öyle durmasını istiyor gibiydiler. Bu gibi şeylerle tatmin oluyorlardı. Pahalı saatler, pahalı arabalar, pahalı ayakkabılar, oysa bizim markette bira 3.25 liraydı!